![]() Yavuz Delal
|
Neden “Kürt sorununa İslami çözüm”?!
ve Nedir “Kürt sorununa İslami çözüm”?!
Kürtlerin içinde bulunmuş olduğu durum dolayısıyla İslamî İran örneği, Müslüman Kürtlerin Kemalizm eleştirisini duruma dair gerçeklik açısından manasız kılmakta ve “İslami çözüm” ifadesinin “Kürt sorunu” bağlamında içeriksizliğini belirginleştirmektedir. İslamcı genellemesiyle Türkiye İslami kesiminin Kürtlerin içinde bulunduğu durumu Kemalizm'in inhisarına ve bu sayede Kemalizm'e karşı “İslami çözüm”ün yapacağı bir devrime (şimdilerde –liberal- reforma) indirgemeleri, ya meseleyi hiç anlamadıklarıyla, ya da gerçeklikten uzak düşmeyi soyluluğa yeğlemeleriyle açıklanabilir.
Bir teorik veya pratik öneri olarak “İslami çözüm”, ne kadar sahicilik iddiasında bulunursa bulunsun, Kürt toplumunun içinde bulunduğu mustazaflık durumunu ifade etmiyorsa (ve hatta durumun devamını sağlıyorsa), ne kadar pratik yaparsa yapsın, o teori veya pratik o toplumla, o toplumun o sorunuyla bağlantı kuramaz ve toplumsal pratikler tarafından doğrulanmaz. Mustazaf toplum için kavrama dönüşmesi (evrilmesi) istenen duyumlar, mustazaf toplumun istizafına dokunabilen veya dokunan duyumlardır (mesela Kutlu Doğum mitinglerini istizafla ilişkisiz icra ettiklerinden, Mustazaf-Der, bunu başaramamakta ve çok istediği muhataplılığı hem TC katında, hem PKK katında hem de diğer İslami ve İslamcı cemaat ve gruplar katında bu yüzden elde edememektedir). Kürt toplumunun içinde bulunmuş olduğu durum, (Kibirli bir toplum konseptince; istikbarca) aşağılama (istizaf) durumudur ve Kürt toplumu, içinde bulunduğu (istizaf) durum sayesinde mustazaftır, aşağılanan toplumdur.
Teorik ve Metodolojik açıdan sıkıntılar
Eğer gerçekten ve samimiyeten “Kürt sorununa İslami çözüm”ü tartışacaksak, ilkin bu tartışmanın teorik ve metodolojik bir zemine çekilmesi gerekliliğini bilmeliyiz.
Teorik zeminin gerekliliği şudur: “Kürt sorununa İslami çözüm” dolayısıyla İslamcıların “Kürt sorunu”nun kendisiyle bir sorunu bulunduğu ve önce “Kürt sorunu”yla aralarındaki soruna ilişkin çözümlemelerin yapılmasının zorunlu olduğu anlaşılmalıdır. İslamcılar Kürt toplumunu nasıl anlamakta ve nasıl tanımlamaklar, mesela açıkça Kürt toplumunu mustazaf kabul etmekteler mi? Eğer mustazaf-ezilen-aşağılanan olarak kabul ediyorlarsa, bu tanıma dönük İslami belirlemeleri nedir veya (Kürt toplumu özelinde) mustazaf toplumla ilgili İslami teori nedir? Eğer mustazaf olarak kabul etmiyorlarsa Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu veya “Kürt sorunu” denen şeyi nasıl anlamlandırmakta ve tanımlamakta olduklarını ve bu anlam ve tanımlamayı İslami olarak nasıl teorileştirdiklerini belirlemelidirler. Yoksa Türkiye İslamcılarının hâlihazırda dile ve eyleme getirdiklerini, İslami teori ve pratik olarak karşılamak zorunda olmuş olacağız. Ki, hazırda bizim İslamcılık'ımızın bunların İslamcılık'ından yalnız farklı değil karşıt olduğunu da beyan etmek durumunda kalmamızı hangi vicdan ve hangi İslami teori ve pratik adına engelleyebilmeye muktedir olabilecekler. “Kürt sorununa İslami çözüm” diye “Kürt sorunu” bağlamında kadük ve spekülatif kardeşlik bahsi, göz ardı edici ümmetçilik kuşatması, Çanakkale ve Anadolu zırvalığı vesaire, İslami teori olarak yutturulamayacağı gibi, silahlar sussun, dağdan inilsin, eşitlik sağlansın, vicdanlı olunsun gibi genel toplumsal unsurların menfaatlerinin devrimi niteliğindeki isteklerin öneri ve pratike edilmesi de İslami pratik olarak yutturulamaz.
“Kürt sorununa İslami çözüm”, bunların ötesinde bir şeydir. Çünkü “Kürt sorununa İslami çözüm”ün bunların dışında bir şey olması, başta Müslümanların izzeti ve yararı için gereklidir. Anadolu, Çanakkale muhabbetleri ve “silahlar sussun”, “kardeşlik tesis edilsin” gibi benzeri yaklaşımlar, eğer bir hedef sürecin sonuçlarıysa, bu sonuçlara getiren süreci İslami camianın tetiklemediğini ve İslami camianın böyle bir hedef süreç yaşamadığını herkes bilmektedir. O halde bir takım İslami kesimin toplantıları ardından yayımlanan sonuç bildirileri, bu toplantılara katılanların üstelik derinlikli olmayan çok basit gözlemleri olmanın ötesine geçmemektedir. Yani PKK ve TC mücadelesi sürecindeki gelişmeler, mesela 30. yılına yaklaştığında bu takım öneri-tekliflerle orta yere çıkma gerekliliği menfaatlerin sürüklemesiyle elde edilebilmiştir, bunların geldiği yere bunları getiren İslami teori değildir ve dolayısıyla pratiklere İslami diyebilmek mümkün olamamaktadır. Bunlar, medyada da ancak, “İslami kesim, 'silahları susturun' çağrısında bulundu” diye manşet olabilmekteler. Mesela ılımlı diye tanımlanan Fetullah Gülen angajmanındaki Zaman Gazetesi, 90'lı yılların başlarında sık sık, “Cudi'de ölü ele geçirilen teröristlerin sünnetsiz, tıraşsız ve Ermeni oldukları anlaşıldı” diye yayın yapmaktaydı, bunları “silahlar sussun” sürecine getiren kendi süreçlerinin olmadığı açıktır. Keza, radikal İslamcı veya muvahhid İslamcı veyahut ta İrancı diye bilinen Selahattin Eş Çakırgil'in haksöz.com'daki ilgili yazılarının tümünde kullandığı dil, Kürt toplumuna dair bir içerik temin etmez. Genel gerilla tanımına saygıyı içeren ve Kürt toplumunun hemen hemen hiçbir kesiminin kullanmadığı dil olduğunu bildiğimiz halde, bu yaşlı İslamcı'yı “terör”ü bitirmenin yollarına bilirkişilik görevine hangi sürecin taşıyabildiği de açıktır. Kısaca “kendi süreçleri olmayanların kendi sonuçlarının da olmayacağı anlaşılmalıdır” demek istiyorum. İşte bunu doğuran teorisizlik ve dolayısıyla pratiksizliktir.
“İslami teori veya İslami pratik” diyebilmek bir bütünü parçalara ayırmak değil, bir bütünü bir dünya görüşü içerisinde ve etkileşim halinde belirlemektir. Bu bakımdan, bütün içerikler hâsıl edildiği takdirde, “Kürt sorununa İslami çözüm” ifadesi yanlış değildir. Bütün içeriklerin hâsıl edilmesi, “Kürt sorunu” üzerinden İslami duyumların, Kürt toplumu üzerinde kavramsal karşılık hâsıl etmesiyle mümkündür. İslami duyumlar dediğimiz şey, görme, işitme, dokunma gibi toplumsal duyu organlarının Kürtlerin içerisinde bulunduğu durum (mustazaflık) lehine İslami pratiklerin sürecine şahit olması ve toplumsal pratiklerin İslami pratiklerden ayrılmamasıyla toplumun gündemine kendini dayatması neticesinde meydana gelen kavramlardır. Çünkü kavramlar, mesela "İslami çözüm", sıklıkla tekrarlanan pratikler sonucu elde edilir. Sıklıkla tekrarlanan pratiklerin olmadığı ve dolayısıyla hiçbir sürece sahip bulunmadığı halde “Kürt sorununa İslami çözüm” ifadesi, bu bakımdan yanlış ve yakışıksızdır.
İslamcılar, Kürt toplumundan, ihaleye girmeden veya ihaleye girip iş başlatmadan hak ediş almak istiyorlar, Kürt toplumu da bu isteği ahlaksızlık olarak anlamakta ve isteği iade etmekte haksız değildir. Ama İslamcılar mustazaf Kürt toplumu lehine yeni bir sürecin startını verebilir ve süreci kesintisiz devam ettirirlerse, duyumlar kavrama ve kavramlar -mesela “İslami çözüm”- Kürt toplumu adına sosyal ve politik çözüm teklifine dönüşerek (beklenmedik anlamında) bir devrim yaratabilir. Bu süreç zor ama imkânsız değildir. Ve her şeyin rağmına (hatta PKK'nin bağımsızlık ilan etme ihtimalinin rağmına) hiçbir umutsuzluğa girmeden şunu rahatlıkla söyleyebilirim, "doğru bir teori (âmenû) ve pratik (âmilu's-sâlihât) şartı ve süreciyle, Kürdistan'ın istikbalindeki gür seda İslam'ın olacaktır". “Kürt sorununa İslami çözüm”ün esasını palyatif ve kendine ait olmayan nicelikli sürecin nitelikli sonuçları teşkil etmez, “Kürt sorununa İslami çözüm”ü, kendine dair bir sosyal sürecin politik teklifi olabilme imkânını deruhte etmesi teşkil eder. Bir sebep-sonucun, bir süreç ve dönüşümün, bir duyumsal kavramın ve kısaca “bir şey”in kendine ait olabilmesi de, kendine dair teorilerin pratikleri olmasıyla mümkündür.
Tartışmanın metodolojik zemine gerekliliği de şudur: İslamcıların, “Kürt sorununa İslami çözüm” şeklindeki spekülatif ve muğlak yaklaşımlarını, bir spekülasyon ve muğlak olmaktan çıkarıp bir çizgi ve net bir duruma kavuşturmak için, meselenin ilkin (gerçek-doğru) teorik bir zeminde ele alınması gerekliliğine işaret ettik. Bu işaretimiz eğer doğruysa, o zaman bu teorik zeminin tartışılması, araştırılması, gözlemlenmesi, anlaşılması ve tanımlanması için de bir doğru yöntem bulmamız gerekli olacaktır. Doğru yöntemden önce doğru teoriyi bulmamızın gerekliliğine tekrar temas edelim ve diyelim ki, tartışmalarımız, araştırmalarımız ve gözlemlerimiz sonucu anlaşıldı ki Kürt toplumu, Türk toplum konsepti tarafından aşağılanmış ve aşağılanmaya devam etmektedir. Ve bununla ilgili bulunan istizaf teorisine Kur'an vahyinden ulaştık (bkz. “İnanan Bir Toplum İçin Hz. Musa Örneği” kitabımız). Bu demektir ki, biz İslamcılar, Kürt toplumunun aşağılandığını kabul ederek bu kabulü bize mümkün kılan Kur'an vahyinin belirlemesiyle tanımlamamızı da yaptık ve “Kürt toplumu mustazaftır.” dedik.
Bu anlamayı ve tanımlamayı yapma ihtiyacı bizde neden bulunmaktadır? Çünkü bizim, “Kürt sorunu” denen şey karşısında tutum alamamış olmamız ve hiçbir (özgül) sürece dâhil olamamış olmamız, yalnızca bizim “Kürt sorunu” denen şey hakkındaki (gerçek) bilgisizliğimiz sayesinde mümkün olabilmiştir. Kürt toplumuna mustazaf diyebilme sonucuna bizi getiren süreç, bizim bu konudaki bilgisizliğimizin bilincinde olmamız bulunmaktadır. Bilgisizliğimizin bilincinde olduğumuz için, bilgisizliğimizi yenmemiz gerektiği bilincine de sahip olduk. Bilgisizliğimizi yenmemiz gerekliliği bilinci de, bizi araştırma, tartışma, gözlem yapma ve tanım bulma çabası içerisine koydu. Çünkü bu diyalektik, ancak hem “Kürt sorununa İslami çözüm”ün şart olduğu bilgisi bilincindeyken, hem de “Kürt sorununa İslami çözüm”ün nasıl (şart) olabileceği bilgisini elde etme iradesine sahipken mümkün olabilmiştir.
“Kürt sorunu” konusundaki bilgisizliğimiz ile bu bilgisizlikten kurtulma irademiz arasındaki mücadelemiz, bizi hem aşağılandığımız bilincine, hem de bu aşağılanmaya karşı mücadele verme sorumluluğu bilincine taşıdı. Teorimiz, mustazaflık bilincine sahip olmak ve mustazaflıktan kurtulmak için mustazaflık'ı mümkün kılan şartlara karşı irade sahibi olmaktır. Bu teoriye Kur'an vahyinden ulaştık ve teorik bilincin Kur'an vahyinin inananlara yüklediği bir görev olduğunu anladık. Pratiğimiz de, bu teoriyi mümkün kılan şartlara karşı kesin bir iradeyle mücadele etmektir. Böylece Kur'an vahyinden ve etkileşim süreçlerinden anladık ki, doğru bir teori olmadan doğru bir eylem geliştiremeyiz. Doğru bir eylem sürecine sahip olmadan da doğru kavramlara, mesela “İslam çözümdür” gibi kavramlara sahip olamayız. Dünya görüşümüzü pratike eden ve toplumsal pratiklerce de doğrulanan kavramlarımız olmadıkça da, bize ait bir sürece ve bize ait sonuçlara sahip olamayız. Bu bakımdan İslami camianın mevcutta ivme kazanan açıklamaları ve eylemleri hep başkalarının süreç ve sonuçlarını değerlendirmeye mahkûm kalacaktır. Ve başkalarının süreç ve sonuçlarını değerlendirmeye mahkûm kalmayı “Kürt sorununa İslami çözüm” olarak deklere edilebilmesi onursuzluğun cehaleti sayesinde, ne denli sırıtsa bile, buna “İslami çözüm” demeye engel olamayacaktır. Oysa başkalarının süreç ve sonuçlarını değerlendirmeye “İslami çözüm” demek kadar İslamcıların aleyhine işleyecek bir sapmanın olmadığı bilinci (metodu) olmadan bundan kurtulma iradesi de hâsıl olmayacaktır. Buna “İslami çözüm” değil de, İslami kesimin de konuyla ilgili genel kamuoyunda tartışılan kimi çözüm önerileriyle müttefik olduğu şeklinde beyanatın yapılması İslamcılar açısından gelecek için daha elverişlidir. Çünkü “İslami çözüm” başlıklı tartışmalar, kendi süreç ve sonuçlarını hâsıl etmemesi bakımından, en başta bizzat İslami teori ve pratik geliştirmeye engeldir. Bu engel sayesinde de, İslamcıların Kürt toplumunda özellikle politik onur tahkim etmesi neredeyse imkânsızdır.
Eğer -anlattığımız teorik ve metodolojik sıkıntılar giderilmedikçe- başkalarının süreç ve sonuçlarını ele almaya ve “İslami çözüm” ifadesiyle deklere etmeye devam edilirse, gerçekten olması mümkün olan “İslami çözüm”ün engellenmesiyle karşı karşıya kalmamız mümkün olacaktır. Ve “İslami çözüm” ne devrimci ne de özgürlükçü olmayan toplumda açığa çıkan pratik menfaatlerin getirdiği bir yer olan “reformist” ve hatta “liberal” argümanlar içerisinde saklanacaktır. Oysa “Kürt sorununa İslami çözüm” başlığı kendi süreç ve sonuçlarına sahip bir hareketin yapacağı öneridir. Öyleyse Müslümanların doğru metodu, tartışmayı, İslamcıların “Kürt sorunu”yla ilişkisi ve içeriği üzerinde tutmalarıdır. Çünkü İslamcılar açısından temel sorun, “Kürt sorununun çözümü” değil, “Kürt sorunu”yla kendileri arasında bulunmayan bağ, bilinç ve irade sorunudur. “Kürt sorunu”nun çözümü öncelikli önemdedir diyebilecek Müslümanların, hükümet üzerinden TC'nin veya TC üzerinden hükümetin ve PKK veya BDP'nin kamuoyunu teşkil etmeleri kaçınılmazdır. Aslında, eğer İslamcılar, iddia sahibi olmasalar kamuoyu olabilmeyi sindirmelerinde hiçbir problem görmeye gerek kalmaz, ama ha bire ukalalık edip “bir şeyler” söyler gibi yapmaktan geri durmamaları dolayısıyla, “Kürt sorununun çözümü”ne kamuoyu olmalarının içsel bir çelişki yarattığını görmek gerekecektir.
Düşünebiliyor musunuz çelişkinin insanı soktuğu derekeyi? Karşı olduklarını iddia ettikleri TC ve PKK'ye kamuoyu olmayı sorun yapmayıp, “Müslümanların teori ve pratik yapması gerekir” diyen bu yazı gibi yaklaşımları, gayri meşru görüyorlar. Bizi okumuyor, dinlemiyor, tartışmıyor ve bizimle oturup kalkmayı kendine zül sayıyorlar da, İslami teori ve pratiğe çağırmayanları bize yeğleyebiliyorlar. Ama biz teori ve pratiğimizi, gücü temsil etseler de, artık bir “hiç” olduklarının bilincinde olmayan toplumsal veya örgütlü güçler üzerine değil, güçlü olmasa da, yeni durumun ve Kürtlerin içerisinde bulunduğu istizaf durumunun bilincinde olan alanlar üzerine kurmalıyız..
Kürt toplumunun içinde bulunduğu durumu kavramış bulunan ve bütün bilinçsel sorumluluklarını irade eden İslamcılar, kendileri olabilmek için kendi süreç ve sonuçlarını hâsıl etmenin peşine düşmeliler. Uzun bir süreçten bahsediyoruz, ama geç kalınsa da, mesela “Kürt sorununa çözüm” bulunsa da, İslamcılar kendileri olabilmeyi bırakmamalılar. Zira kendi olabilmek muvakkat değil kalıcı bir zorunluluktur.









