IMKB: 60.608Dolar: 1,5155 YTLEuro: 1,9265 YTLAltın: YTL
09 Eylül 2010 Perşembe
Yorumlananlar
Hava Durumu
Ankara10/28 °C
İstanbul8/14 °C
İzmir9/16 °C
Video Galeri
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yakub Aslan
"İslami Çözüm” Paradoksu
28 Temmuz 2010 Çarşamba

Kürt Sorununda İslami Çözüm Paradoksu

Kapalı  devre bir mesajın etkisi ve bunun da muhataba ulaşmasının bloke edilmesi, sadece kapalı alanda kalmaya mahkûmdur. Kuşkuların, zihin karışıklıklarının hakim olduğu bir duruşun hak etmediği alanlara el atması, tabanı oyalama taktiğinden başka bir şey değildir. Meselelerin zihinde şekillenme sürecinde önünü göremeyen bir ilerleme çabası, başka alanlara kanalize etmeden ve tartışılarak olgunlaşma zemini oluşturulmadan, toplumsal kırılmaları engelleme gayesinden öteye gitmez. Dolayısıyla da, taraflarca ve olayın travmaları içerisine sancılı bir süreç yaşayanlarca ciddiye alınmaz. Hiçbir bedel ödemeden inisiyatif sahibi olmaya çalışmak ve yapılan bütün insanlık dışı vahşiliklere seyirci kalındığı halde “ben de varım” demenin gerçeklerle bağdaştığı söylenemez. En azından haksızlık yapanın kim olduğu ve bir Müslüman olarak mazlumdan yana olunması gerektiği (üzerinden epey zaman geçmiş olsa da) şimdi deklare edilmiş olması, ortaya konan tavrın sahiciliği açısından daha inandırıcı olur.

Çoğu zaman, savaş konseptinin çizgisiyle örtüşen siyasetler üreterek safını muğlak bir şekilde ortaya koymak/koyamamak bugün gelinen noktada sergilenen tavır konusunda samimilik sorununu doğurmaktadır. Yıllarca, sağcılık ekseninde Kürtlerin var olma gerçeğini yok sayan bir tavır sergiledikten sonra, soruna “İslamî çözüm” getirme arayışlarının ne kadar samimi olduğu sorgulanmalı değil mi? Tabanın, içinde yaşadığı sancılı durumu bertaraf etmeye yönelik çıkışlar sergilemek yerine, cemaatler içerisindeki infiallerin, baskıların ve yolların ayrışması sürecine götürecek arayışların meydana gelmesini engellemeye dönük çalışmalar, olayın taraflarınca sadece tebessümle karşılanmaktadır.

Diğer yandan, şiddet sarmalının içerisinde bocalayan Kürdistan Müslümanları bir taraftan başka bir seçenekleri olmadığına ikna edilerek kabul etmek durumunda kaldıkları Türk İslamcılığına bağlılıktan kopmak istemezken, diğer yandan kendi toplumlarına bunun neticesinde ortaya çıkan muğlak konsepti izah etmekte aciz kalıyorlar. Yıllardan beri devam eden Kürt Sorunu var ve biz Müslüman Kürtler, sorunun ümmetin var olmayışına dayandığını, dolayısıyla bütün çabamızın ümmeti yeniden inşa ve ihya etme alanına kaydırılması gerektiği yolundaki teorilerinin esiri haline getirildiğimizden, özgür bir zihinsel netleşmeye yönelemedik. Bu arayış çabaları da “milliyetçi/ulusalcı, mürted” damgasını yiyerek kendi mecrasını bulabilecek imkanlara ulaşamadı. Erbakan Hoca'ya veya İhvan liderlerine en üst düzeyde “sorunun nasıl çözüleceği” şeklinde sorulan sorulara, “Ümmet birliği yeniden kurulursa, sorun biter!” şeklindeki muğlak ve muğlak olduğu kadar da belli bir ideolojiye çağırma gayretleri geçmişten günümüze kadar İslamcı kanatta hakim bir zihniyet haline getirilmiş durumdadır.

Mutlak doğru olarak görülen bazı duruş, düşünce ve hareket projelerine yönelik eleştirilirimizi, en seviyesiz uslupla 'ulusal çevrelerden etkilenmenin ürünü' olarak göstermeleri, sadece, bugüne kadar sergilemiş oldukları duruşun ne kadar çürük ve temelsiz olduğunu gösteriyor. Onlara bir açıdan da hak vermiyor değilim. Onlar şiddetin, baskının, zorbalığın, rejim kaynaklı ahlaksızlığın etkisinde değiller, piknikte bile her an üzerlerinden geçen savaş uçaklarının, helikopterlerin ve askeri birliklerin her an bir kurşununa hedef olacaklarının endişesini hiç yaşamadılar. Gece, yataklarında uyurken mahalleyi muhasara eden panzerlerin neler yapmaya muktedir olduklarını tasavvur bile edemiyorlar. Bundan dolayı bizim, (insani ve) İslamî sorumluluk taşıyanları rahatsız edebilecek eleştirilerimize tahammül edemiyorlar. Uzun yılların sağcılık birikiminin etkisinde kalan ve bizi de bu etkileşimden nasiplendiren Müslüman Türkler, hiçbir şekilde bizim içinde yaşamış olduğumuz gerçekleri anlamaya yanaşmıyorlar. Ve her defasında, kendi egemenliklerine çağıran söylem ve zihniyetlerinden vazgeçmiyorlar.

Kendilerini Türkiye'deki İslamcılığın temsilcileri veya -daha doğrusu- otoritesi olarak gördüklerinden, bizim kendimize özgü ve özgün düşünceler üretebilmemize tahammülsüzlük gösteriyor ve bundan dolayı da “İslam'ı omuzlarında bir yük gibi algılayanlar” suçlamasını yapabilecek kadar pervasızlaşıyorlar. Oysa, gerçeğimizi görebilselerdi durumun böyle olmadığını ve içine sürüklendiğimiz çelişki, belirsizlik ve tahammülsüzlük sarmalının mimarlarının İslam'ın omuzlarında yük olan bir kısım pusulasız İslamcılar olduğunu rahatlıkla görebileceklerdi. Kendi gerçeğinden kaynaklanan duygusallık ve toplumsal endişelerin hiçbir zaman İslamî hassasiyetlerimizden ayrı bağımsız olmadığını, aksine İslamî sorumluluk bilincimizden kaynaklanan bir düşünce ve tutum olduğunu algılayabilmelerini beklemenin biraz safdillik olduğunu düşünüyorum.

Bir sorun var ve biz onların sorunla ilgili söylemiş olduklarının küçük bir kısmını bile söyleme cesareti gösterdiğimizde panikliyorlar. Çünkü onların dışında birilerinin bunu dillendirmesi, bu bilincin yükselmesi sevincini vereceği yerde, inisiyatifin elden çıkacağı korkusunu beslemekte. Halbuki, “bunlar bizim kardeşlerimiz, elbette bölgenin/Kürdistan'ın gerçeklerini bizden daha iyi bilirler. Bu konuda onların söylediklerini referans almamız daha doğru olur. Ne olursa olsun diyalog yoluyla, gerçeği öğrenecek ve daha sonrasında tecrübelerimiz ışığında yol göstereceğiz” diyebilirler. Bunu yaptıkları zaman erdemli bir duruş sergilemiş olurlar. Öfkeyle etraflarını kırıp, dökmeleri kimseye fayda sağlamaz.

İslamî çözüm” konusuna gelince… Her soruna İslamîlik yaftası yapıştırmanın onu 'İslamî' kılmayacağı ehli akıl ve iz'an tarafından malumdur. Böyle bir anlayış, İslamî sorumluluk sahibi kesimlerin toplumsal acılar karşısında reflekslerini dondurmasına yol açmıştır. Değişik kılıflara büründürülmüş sağcı yaklaşım tarzının köreltici etkisi ve duygusallığı besleyen niteliği çoğu kez içinde bulunduğumuz gerçeklerin ve şartların algılanmasını engeller bir hale getirilmiştir. Hak ve adalet perspektifinden uzak duruş ve açıklamalar hiçbir zaman sorunu çözmeye yönelik olmamıştır. Gerçeklerimizle yüzleştiklerinde ise İslam'ı bir kalkan olarak öne çıkarmaktadırlar. Duruşlarında “serpilme” ve kırılma yaşadıkları gibi, referanslarında da büyük bir çelişki yaşıyorlar. Kürtlerin yaşadığı bunca acı, sıkıntı, mağduriyet, hak ihlalleri ve aşağılanmalar, hangi İslamî paradigma ile onore edilecektir. Mantıklı bir şekilde düşündüğümüz zaman, çatışan tarafların yaşadığı topraklar üzerinde üçüncü kesim olarak, olaya sadece seyirci kalmanın, daha sonrasında bize sıkıntılı bir süreç yaşatacağını bilmiyorlar mı? Ya da bu onları etkilemeyeceği için umursamaz bir tavır mı tercih ediyorlar? Reel anlamda sorunun çözümünün önünde de büyük engeller yok. Eğer geçmişteki geleneklerinde ısrar etmez de, olayın içini sulandırmak için sosyal alandaki her soruna İslamîlik yaftasını bulmaya kendilerini zorlamazlarsa, Kürdistan Müslümanlarıyla ciddi sorunlar da yaşamazlar ve ortaya daha ahlaklı, daha dürüst ve yapıcı bir akıl çıkmış olur. Açıkça söylersek; mesela, Kürtlere anadilini konuşma hakkını verdiğinizde bunun İslam'cası nasıl olacaktır?

Kelepçeli birinin elini çözmek durumunda kaldığınızda; Müslümanın  çözmesi İslamî olacakken, Budist, eşcinsel gibi birinin çözmesi gayrı İslamî mi olacaktır?  Bu tür sorunların çözümünde “İslamî” yaftası yapıştırmak tüketici bir mantıktır ve ahlaki de değildir. Zorlamayla ortaya konan İslam patenti, sadece Müslümanları ve İslam'ın değerlerini tüketmeye yönelik olacaktır. İslam bir dindir ve kendi fıkhı ve hareket alanı içinde olana, yani sınırları ve kuralları içinde kendine ait olana İslamî denilebilir. İnsanların yaptıkları ve İslam'ın da aynısını yapacağı (her iyi) şey neden İslamî olsun ki? Burada fıtri olanla İslamî olanı eşitlemek kafa karışıklığıdır. Unutmayalım ki İslam bir din ve yol haritasıdır ve kendine mahsus ilkeleri-kuralları vardır. "İslamî" deyince "İslam'a has", "İslam'a özgü" şeylerden bahsetmelisiniz. Başkaları da aynı şeyi söylüyorsa bu sizin tutarsızlığınız olur. Kelepçeli birine yapılacak yardım her yerde aynıdır ve bunun yardım biçimi değerlere göre değişmez. Yapılacak tek şey kelepçeyi çözmektir. Değişen şey, yardım etmek için harekete geçiren değerlerin farklı oluşudur. Bu çerçevede ve özellikle “Kürt Sorunu'na 'İslamî Çözüm'” söylemini doğru bulmuyor ve İslamî kaygı ve sorumluluk sahibi kimseleri bu tür tanımlamalardan kaçınmaları konusunda daha dikkatli davranmaya davet ediyorum.

“Kürt sorununa İslamî çözüm” söylemi, mevcut haliyle tümüyle içeriksiz ve anlaşılmaz bir slogandır. Bu slogan salt mevcut belirsiz dini duygulara hitap etmektedir. Slogan bu biçimiyle asla “Kürt sorununa” yönelik değildir. Ortaya atılan bu slogan, hem yanlış hem de yakışıksızdır. Olayı manipüle etmek ve tabandan yükselen talep ve itirazları istenilen bir limitte tatmin etmek, aslında hak edilmeyen bir inisiyatif alabilme çabası, daha önceki tecrübelerde de görüldüğü gibi hiçbir şekilde toplum tarafından ciddiye alınmıyor ve sahiplenilmiyor. Bedel ödeyen ve Kürt sorununun önemli bir tarafı olan kesimlerden soyutlanmış çare arayışları, sadece kendileriyle birlikte sürükledikleri Müslüman Kürtlerin önüne, olayın asıl müsebbibinin safında yer almak gibi bir tercih sunmaktan öteye gidemez. Kaçınılmaz olarak, inkar edilen mazlumdan soyutlanmış bir çözüm arayışı bu kesim tarafından tepkiyle karşılanacağından, ortada kalan Kürtler, sorunu üreten diğer kesimin şemsiyesi altına sığınmak durumunda bırakılacaktır. Özellikle, çare arayışları arasında karanlık ve bundan da ötesi inkar edenlerin safında faal bir şekilde gayret göstermiş olanların çare üretme çabalarına zemin oluşturmak, ahlaki bir yöntem değildir.

Kürt Sorununun çözümü bellidir. Kürtlerin kimlik hakları  tanınır, anadilleri serbest bırakılır ve anayasal güvence altına alınır, kültürel değerleri iade edilir, yerleşim yerlerinin isimleri asli anlamda tekrar kullanılır ise bu mesele çözülür. Suçluların yargılanması, zalimlerin cezalandırılmasının ardından, Kürtlerden özür ve af dilenir. Gerisi Kürtlere kalmış. Eşit kardeşler olarak yeni bir süreç başlar. Allah aşkına bu yukarıda saydıklarımız, herkesin ve her kesimin çözüm aklı değil midir? İslam'ın değerini, her işe İslamî yaftasını vurarak ve bizim hatalarımızı da bu yafta altında meşrulaştırma yoluna kapı aralamasına fırsat vermeyerek korumuş, bu şeklide İslamî davranmış oluruz ancak. Ateşe su dökmenin “İslamîsi-gayri islamîsi" olmaz. Ateşe su dökmek, niyetle, zihniyetle, vicdanla ilgilidir. Dökenin abdestli olup olmadığı ateşin söndürülmesinde etkili bir değer değildir. Ne kadar çok su döktüğü önemlidir. Dökenin kimliğine değil, ne döktüğüne bakmak lazım. Su mu döküyor, benzin mi diye? Abdurrahman Dilipak'ın “kardeşim bizim döktüğümüz su okunmuştur!” şeklindeki tamamen tepkisel ve konuyu anlama zahmetine katlanmayan militanvari tavrı, olayın gerçeğini değiştiremez. Özellikle de, “hilafet burada son bulmuştur, buradan doğacak ve ümmet oluşursa, Kürtler kurtulacak” türünden fazlasıyla yavan ve seviyesiz savunmalar, tepkimizde ne kadar haklı olduğumuzu göstermeye yetmektedir. Bu yüzden bu konuda İslamî çözüm söylemleri yerine; İslamî sorumluluk ve kaygılar taşıyanların duruşlarına, güvenilirliklerine, dürüstlüklerine, çifte standartsızlıklarına, bundan kendilerine bir çıkar sağlama hesapları içinde olmayışlarına, kısaca ahlakîliklerine dair beklentiler içinde olmak lazım.

Çözüm zor bir olay değil, en başta İslamî sorumluluk ve kaygı taşıyanlar duruşlarında samimi olmalıdırlar. Eğer zihinlerinde netleşmeyen düşüncenin arkasında duramayacaklarsa, büyük iddialarla ortaya atılmak yerine, daha önce sergiledikleri duruşlarını sürdürmelerinin daha ahlaki olacağını düşünüyorum. Gecikmiş olduğumuz bu duruşun içini sulandırmaktan, olayı yozlaştırmaktan uzak durulabilinecekse, tarafsız ve tamamen İslamî bir sorumluluk kaynaklı çabalar, savaşan taraflardan birinin yörüngesine girmeden sergilendiğinde samimi olabilir. Aksı taktirde, daha önceki örneklerde olduğu gibi Kürtlerin imha edilmesi karşılığında hükümetini pekiştirmek pazarlığı yapan bir siyasi erkin güdümünde kalmaktan öteye gidilmeyecektir.

Eşitlik ve adalet temelleri üzerinde Türk kardeşlerimiz neye sahipse, Kürtler de o haklara sahip olmalıdırlar. Neticede, bu hakları bize veren Allah'tır. Hiç birimiz kuşdiliyle konuşmuyoruz. Yaşadığımız topraklar üzerinde şiddetli çatışmalar var, insan hakları ihlalleri bütün alanlara yayılıyor, hükümetin göz yumduğu ahlaksızlık ve tecavüz olayları geniş boyutlu olmasına rağmen medyadan gizleniyor. Otuz yıldır şiddet ve yüzyılı aşkın bir süredir bu sorun var ve belki de Gazze çıkarması çevresinde çıkarılan gürültüyle bugünkü zihinsel uyanış ve tabanın taleplerine cevap vermeye yönelik çalışmalar sergileniyor. Sorunu, ilk önce kendi beyinlerimizde çözüme kavuşturalım. Çözüm, onurlu ve adaletli bir kardeşliktir. İşte, ümmetin açılımı da bu şekilde olmalıdır diyorum. Yani, bundan sonraki süreçte Müslüman Kürtler adil ve eşitlik esasları üzerinde şekillenmeyen bir kardeşliği kabullenmeyecek, sağcılık Müslümanlığına davet edilen ümmet anlayışında samimi olunmadığını bütün açıklığıyla beyan edecektir. Haklar konusu gündeme gelince, hedefi bulanıklaştırarak, var olan haklar üzerinde politika üretmek ve insanları yerleşik doğrularına çağırmak arasında ciddi bir fark var. Ciddi zihinsel dönüşüm olmazsa, yarın ne dünden ne de bugünden farklı olmayacaktır. Bu sebeple ortaya konacak aklın, geleneksel tortulardan arınması ve sorunu doğru parametrelerle kavrayabilecek bir zemine kavuşması lazım.

Geçmişin aklı bugünkü reel sorunları çözmeye yetmediği gibi çözüm konusunda geliştirilecek düşünsel çabaları da bloke etmekte, çözümsüzlüğe doğru zorlamaktadır. Bu, kişilerden değil düşünme biçiminden kaynaklanan bir sorun. Öncelikle bunları aşmak ve özgür bir zihin ile yeni bir “bakış açısı” yakalamak için mesele üzerinde mesai yapmak gerekir. Üretilmiş bir “fıkıh İslamcılık"ına ve onun dar kalıplarına sıkıştırılmış bir aklın bugünün sorunlarına cevap veremeyişi; bazılarının iddia ettiği gibi İslam'dan uzaklaşıldığı propagandasından değil, bunu kavrayamayan İslamcılardan kaynaklandığını görmek gerekiyor.  Bunu dillendirince de “İslam'dan yüz çevirme, İslam'ı bir yük olarak görüp bundan kurtulma çabası” olarak yorumlanmaktadırlar. Oysa İslam, ne bunları dillendirenlerin aklından ne de kavrayışlarından ibarettir. Kürtlerin ezilmesine hizmet eden hiçbir İslamcılık İslamî değildir ve olamaz. Bu, bunu söyleyenlere rağmen böyledir ve gerisi onların algı ve kavrayışları ile ilgilidir. Bu sorunu çözmek de bizim değil kendilerinin bunu fark edip aşmaya çalışmak isteyip-istemeyişlerine bağlı kişisel bir durumdur.

www.misilman.com

Bu yazı toplam 643 defa okunmuştur
YORUMLAR
Allah razı olsun
AHMET SAİD
Hocam elinize, dilinize, yüreğinize sağlık.....
Son derece önemli tespitler...
Mübalağasız meselenin "islamcı" bellekteki deforme halinin en net fotoğraflandığı yazıdır bu....
hocam lütfen enine boyuna kürt sorunu ve "islamcılar"ın yaklaşımı ile ilgili yazı dizisi veya fikirlerinizden daha yoğun istifade edebilmemiz için bir kitap ( çok zahmetli ama buna olan ihtiyaç sizin en büyük güç kaynağınız olacaktır inşallah)
Allah'a emanet kalın!
30 Temmuz 2010 Cuma 11:50
"demokratik çözüm" 3
serkeftin
Nasıl ki, zinaya karşı demokrasi bir mantık ve izlenecek yol veriyorsa, islam da hedeflediği toplum projesine göre bir yol belirler ve kendini ona nispet eden kişilerden bu yolu takip etmelerini bekler. Bu yönüyle, yazarımızı Diyarbakır'da 'Foruma Pirsgirêka Kurd' te de dinlemiştim ve yadırgamıştım açıkçası. Ne demek, ben müslümanım ve bu sorunun müslümanca çözümü üzerine bırakın da biraz konuşayım. Geç mi kalındı, daha erken mi? Bu yönüyle eleştirileri anlarım...
29 Temmuz 2010 Perşembe 12:01
"demokratik çözüm" 2
serkeftin
Demokratik çözüm deyince bir rahatsızlık duyulmuyor da islami çözüm denince nedir bu rahatsızlık? Nasıl ki demokrasi kendi düşünme stiliyle, sorunu çözme mantığıyla meseleye yaklaşıyorsa, ben de bir müslüman olarak -islamdan anladığım kadarıyla- islamdan anladığım mantıkla sorunu çözme stiliyle meseleye yaklaşırım. "İslami Çözüm" denilince benim aklıma gelenler; İslamın meseleye hangi yönüyle yaklaşacağı, hangi yönüyle meselenin kısa vadeli çözüm...
29 Temmuz 2010 Perşembe 11:53
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
Anket
Yeni Anayasa Paketi İle İlgili Yapılacak Bir Referandumda Tercihiniz Ne Olur? Evet mi? Hayır mı?
Mail List