IMKB: 60.608Dolar: 1,5155 YTLEuro: 1,9265 YTLAltın: YTL
09 Eylül 2010 Perşembe
Yorumlananlar
Hava Durumu
Ankara10/28 °C
İstanbul8/14 °C
İzmir9/16 °C
Video Galeri
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Saldırılar Durursa, Operasyonlar da Durur
06 Temmuz 2010 / 16:36
AK Parti Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan
Ankara - Türkiye'de iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Diyarbakır milletvekili İhsan Arslan, Başbakan Erdoğan'ın, “eğer şiddet durursa biz operasyonları minimize ederiz” dediğini anımsatarak, “Karakol baskınları durur ve yurt içinde sivil veya resmi hedeflere saldırı olmazsa, kesin olarak güvenlik güçlerinin operasyonları da durdurulacaktır” diye konuştu.

Kandil'den gelen “Barış grubu” üyelerinin tutuklanmasının “talihsizlik” olduğunu kaydeden Arslan, yargılama sürecinin yasama ve yürütmenin yetki ve sorumluluğunun dışında olduğuna işaret etti.

“Açılım” sürecini yönetirken iç ve dış dengeleri gözetmek zorunda olduklarını vurgulayan Arslan, “Alacağınız her karar atacağınız her adım, dışarıda ABD'yi, AB'yi, Ortadoğu'daki bütün ülkeleri, İsrail'i, komşularınız İran'ı, Rusya'yı, Azerbaycan'ı tümünü ilgilendiriyor. İçeri gelince atacağınız her adım 72 milyon insanın her birini ilgilendiriyor” diye konuştu.

Arslan, AKnews'in Türkiye'de son dönemde artan şiddet ortamı ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin sorularını yanıtladı:

Hükümetiniz yaklaşık bir yıl önce bir açılım süreci başlattı, PKK de son dönemde çatışmaları yeniden tırmandırdı. CHP, MHP gibi partiler çatışmaların başlamasını “açılım”a, BDP ise “açılım”ın uygulanamamasına bağladı. Çatışma süreci ile “açılım” arasında bağ kuran bu tür yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Açılımın iki ayağı vardı. Biri şiddeti sonlandırmaktı, diğeri de demokratik açılımdı. Bana göre iktidar, 8 yıl boyunca ister Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağlama amacıyla olsun, ister halkımızın demokratik talepleri için olsun attığı adımlarla gerçekten ciddi mesafeler aldı. Bu tedbirler de devam ediyor. Birçok yasa değişikliği olmuştur, yönetmelikler, uygulamalar değişmiştir ama en önemlisi Türkiye'de ciddi bir zihniyet değişimi yaşanmıştır, bu bana göre bir devrimdir. Düne kadar konuşulamayan, tabu sayılan her konu, her ortamda, platformda konuşulur, tartışılır olmuştur. Birçok alanda inkar ve asimilasyon anlamsızlığına son verildi. En bariz Kürt meselesinde olsun, Alevilere yönelik resmi ideolojinin bakışında veya Roman açılımında olsun, uzun zamandır konuşulamayan sorunlar konuşulur hale geldi. Bu da sorunları çözmenin başlangıcıdır.

Biz şuna inanıyorduk, demokratik açılımlar devam ederse özgürlükler bağlamında gelişmiş ülkelerin standartlarına yaklaşıldıkça terör dediğimiz şiddet ortamı gittikçe zayıflayacak ve insanlar hak talepleri için dağa çıkmayacak. İşin doğalı da buydu, beklentimiz yanlış değildi. Ama maalesef AK Parti iktidarını siyasi gelecekleri için tehlikeli olarak gören legal ve illegal odaklar işbirliği yaparak AK Parti'yi yıpratma kampanyasına girdiler. AK Parti'nin ciddi adımlar atmasını kendileri açısından tehlikeli buldular.
 
Neden tehlikeli buluyorlar?
 
Çünkü bu AK Parti'nin bir dönem daha iktidara gelmesi ve bu sorunları tek başına çözmesi demekti. Halbuki bazı çevreler, dediğim gibi AK Parti'nin tek başına bu ülkeyi yönetmesine razı değildi. Bazıları da kendilerine rağmen sorunların çözülmesine razı değildi. Bunlar bazen yurt içindeki, bazen yurtdışındaki odaklardır.
 
Odaklarla kimi kastediyorsunuz?
 
Türkiye'de legal siyaset yapan partiler vardır. Bana göre bunlar AK Parti'nin tekrar güçlü bir şekilde iktidara gelmesini istemezler. İllegal unsurlar vardır, ben Ergenekon'u rahatlıkla bu manada değerlendiriyorum. Çünkü AK Parti'nin iktidarını sürdürmesi demek, Ergenekon'a dönük yargılama sürecinin başarıyla devam etmesi demektir. Ben Türkiye'de bazı sermaye çevrelerinin de AK Parti iktidarına karşı bir komploya destek vereceklerini düşünüyorum. Hatta bazı medya gruplarını da buna ilave etmek mümkün.
 
Dışarıda ise, Türkiye'nin kısa zamanda komşularıyla barışık hale gelmesi, ekonomik manada gayrı safi milli hasılanın fert başına 10 bin Dolar'ı aşması, ihracatının artması, hele 2010 yılı ilk çeyreğindeki yüksek kalkınma oranı… Bu kalkınma oranı bizim açımızdan göz kamaştırıcı ama kimileri açısından da tehlikeli bir tırmanıştır. Bölgede artık Türkiye'ye rağmen politikaların yapılamayacağını gören kimi çevreler, dengeler içinde Türkiye'nin bundan sonra daha önemli yer tutacağını gören kimi devletler tabii ki bunu istemezler.

Neden istemezler?
 
İstememeleri doğaldır. Türkiye'nin bu parti tarafından yönetilmesini kendi çıkarları açısından doğru bulmayan dış güçler de vardır. Son zamanlarda İsrail'le olan ilişkilerimiz, ABD ile ilişkilerimizin limonileşmesi ile AK Parti liderliğini kıskanan kimi Ortadoğu'daki ülkelerin yönetimlerini de hesaba katarsak bizim karşımızda içeride ve dışarıda çok ciddi bir kampın oluştuğunu söyleyebiliriz. Böyle olunca muhalif odakların işbirliğine karar vermeleri AK Parti'nin işini zorlaştırıyor. Bana göre şiddetin tekrar tırmanması aklen ve mantıken olmaması gereken bir şeydi. Bir Kürdün aklından geçiremeyeceği bir şeydi.

Çünkü yıllardır ağlayarak, sızlayarak, dayak yiyerek, hapis yatarak, gençlerini feda ederek ulaşmak istedikleri birçok neticeyi AK Parti iktidarı tepside sundu. Kürt halkı bunun farkında esasında. Ne yaparsanız yapın, tatmin olmayacak, razı olmayacak kimi militan çevreler vardır. Ama ben beklerdim ki, halkın çoğunluğu bunu fark etsin ve önyargısı olan bu çevreler de gittikçe marjinalleşsin. Ama bunu göremiyoruz çünkü şiddet oyunu bozuyor. Silahların patladığı ortamda insanların aklıselimle düşünmesi, sivil önlemlerin alınması tartışılması kolay olmuyor. Şu anda o süreci yaşıyoruz.
 
Size göre bu süreç ne yönde gelişecek?
 
Benim ümidim şu, taraflara aklıselim hakim olsun. Olmalıdır da, çünkü en az son 30 yıldır insanımız şiddetle nereye kadar varılabileceğini ve bundan sonra da şiddetin işine yarayamayacağını çok iyi görmüş durumda. Herkes de bu kanaatte olmasına rağmen yine de terör ve şiddetin tırmandırılmış olması çok manidardır. Dileğim bunun geçici olması, kısa bir süre sonra yerini aklıselime, sükunete terk etmesidir. Aksi halde tek başına kimse karlı çıkmaz.
 
Maalesef gelinen noktada tarafların mutabakata varabilecegi bir ortak payda yakalanamamış görünüyor. Sorunu şiddet yolu ile çözeceğini zanneden taraf gerçekleştirilemez taleplerde bulunmaya devam ettikçe, devlet de doğal olarak zora boyun egmeme yolunu tercih edecektir. Hükümet yüzyıl geçmişi olan sorunu çözebilmek için zaman ve istikrara ihtiyaç duyuyorken, örgüt elinde bulundurmaya devam ettiği şiddet kozunu kullanarak sistemi istikrarsızlastırarak hükümeti yıpratıp taleplerinde sonuç almaya çalışıyor, bunu yaparken de AK Parti'nin tüm muhalifleri ile işbirliği yaparak iktidarı çalışamaz duruma sokmak istiyor. Bu durumdan kimin daha çok karlı çıkacağının hesabının yapıldığı kanaatinde değilim.

Kesin bildigim bir sey var ki, bu gidiş ne Kürt halkının lehine, ne de Türk halkının lehine degil, olsa olsa Türkiye'yi istikrarsizlaştırıp gelişmesini engellemek isteyen kimi iç odak ve daha cok dış güçlerin ekmeğine yağ süreceğidir. Ümidim o ki tarafların daha önce de denenip sonuç alınamamış karşılıklı şiddet yarıştırmasına en kısa sürede son verip demokratik açılım sürecine ortak irade ile karar vermeleri. Bunun dışındaki bir alternatife halkın hiç bir kesiminin tahammülünün olmadığını düşünüyorum.

Başbakan Sayın Erdoğan, son grup toplantısında, “açılımdan dönmek ülkeye ihanettir” dedi. Kimi çevreler ise seçim sürecine girildiğini, hükümetin seçimden önce yeni adımlar atamayacağı yorumlarını yapıyor. Önümüzdeki dönemde hükümetin ne tür adımlar atması beklenebilir?
 
Başta medya mensupları olmak üzere kimi düşünürümüz, aydınımız, kanaat önderimiz gerçek durumu, reel politikayı hesaba katmadan nazari temenni ve tavsiyelerde bulunuyorlar. Mesela “şu ağaç 2 ayda büyümeli, üçüncü ayda meyve vermeli ve ben dördüncü ayda o meyveyi sofrada yemeliyim”. Şimdi bu temenni ve beklentilerini gerçek hayata uydurma zahmetine girmeden tavsiyelerde bulunuyorlar.

Şunu demek istiyorum, örneğin kimi çevreler muhalefet yapayım, AK Parti'yi suçlayayım derken gerçekle bağdaşmayan taleplerde bulunuyorlar. AK Parti niye anayasayı tümden değiştirmiyor, niye yeni bir anayasa yapmıyor diye. Şimdi partimizin sözcüleri bunu her zeminde ifade etmişlerdir, başbakanımız da her zaman söylemiştir, bu anayasa bu topluma dar geliyor, değiştirilmesi gerekiyor. Zaman zaman değiştirmeye çalıştığımızda hiçbir muhalefet partisi bizimle masaya oturmadı, hazırladığımız taslağı AK Parti'nin anayasası diye damgaladılar. Böyle olunca sizin tek başınıza bırakın anayasayı tümden değiştirmeyi, bazı maddelerini bile değiştirirken son örneğinde çektiğimiz sıkıntıları yasamanız kaçınılmaz oluyor.

“AK parti, anayasayı değiştirmedi o yüzden suçlu” demek akılla, mantıkla izahı olmayan bir suçlamadır. Her zaman bunun bir paket değil bir süreç olduğunu, akşamdan sabaha hemen uygulanacak tedbirler paketi olmadığını söyledik, insanlarımızın bunu anlaması lazım. Belki kısa zamanda gerçekleştirilen bu kadar büyük değişiklikler karşısında toplum yüksek beklenti içine girdi. Zannedildi ki bir anda sıfırdan başlanıyormuş gibi yeni bir anayasa ve yeni bir hukuki zemin, siyasal ortam ve ideal bir sosyal yaşamsaglanabilir .Yasadigimiz bunca tecrubeden sonra bunun kolayca mümkün olmayacağını görmek gerekiyor.
 
Açılım sürecinin geleceğine ilişkin neler düşünüyorsunuz?

 
Türkiye kamuoyu için söylüyorum, yıllardır yokluğuna inandığınız bir milletin, bir kavmin millet olarak bütün talepleriyle karşı karşıya geliyorsunuz. Bu kamuoyunun bir anda “evet biz yanlış yaptık, inkar ettiğimiz Kürtler hakikaten varmış, bizim gibi eşitmişler, biz şimdiye kadar haklarını gaspetmişiz, bu haksızlığı ortadan kaldırmak için de biz onlardan özür dileyelim ve bundan sonra onlar da her alanda bizimle aynı haklara sahip olarak bu coğrafyada yaşasınlar” demesini beklemek doğru değil. Zihniyet değişikliğinden kastım da o. Bu kadar yok sayılan bir kavmin varlığını artık Türkiye'de herkes kabul ediyor ve o kavmin insani hakları üzerinden konuşuyor, tartışıyor. Önemli olan budur. Eğer siz ilk temeli atarsanız bunun üzerine sağlam bina  inşa edebilirsiniz.

Bence AK Parti iktidarı yarın olsun ya da olmasın, bu manada en büyük devrimi yapmıştır. Bundan sonra gelecek olan iktidarlar AK Parti'den geriye doğru adım atma şansına sahip değiller. Mutlaka demokratikleşme anlamında, AB'yle entegrasyon anlamında, bölgede toplam barışı sağlama ideali ve onu yaşama geçirme adına geri adım atma şansına sahip değiller. Bu bakımdan ben yaptıklarımızla şahsen gurur duyuyorum. Yapamadıklarının bilincinde olmak da ayrı bir meziyettir. Onun için biz, konunun tarafları olan herkes, bu sürece katkı sunmalıyız, bizden beklenen bu, aksi halde hep birlikte halkımıza ve gelecek kuşaklara hesap veremeyiz.
 
Sivil toplum örgütlerinin Diyarbakır'da yaptıkları çağrıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
O çağrıyı bir yönüyle anlamlı buluyorum. Halkı bu kadar politize olmuş, sorunla iç içe yaşayan bir ilde sivil toplum kuruluşlarının bir konu için bir araya gelmiş olmalarını bir aşama olarak önemsiyorum, önemli bir adım olarak görüyorum. Temennim bundan sonra da benzer olaylar için bu stk'ların yine toplanıp tartışıp fikir birliği oluşturup şikayet veya taleplerini birlikte ifade edebilmeleridir.

Ama şunu da belirtmeden edemeyeceğim, bu birliğe illegal tarafların bir baskısının, dayatmasının olduğu da görülüyor. İktidarın attığı bunca müspet adıma rağmen şiddet ortamına tekrar girilmesinin tek müsebbibi olarak iktidarın gösterilmesini de ben acımazsızca görüyorum. Tek sorumlu olarak AK Parti iktidarının gösterilmesi doğru değildir. Türkiye'de şiddeti çağrıştırmadığı sürece her fikrin özgürce tartışılabildiğini görmek gerekiyor. Bu hakkı teslim etmezseniz haksızlık yapmış olursunuz ve kamu vicdanında da müspet yer edinemezsiniz. Bu manada ben o bildirinin içeriğinin çok sağlıklı olmadığını, baskı altında hazırlandığını düşünüyorum. Çağrının da bugüne kadarki klasik tek taraflı çağrılardan farksız olduğunu görüyorum. “Operasyonlar dursun, PKK da silahtan vazgeçsin” çağrısı bir şeyi çözmüyor.
 
Peki, PKK'nin eylemleri durdurması halinde operasyonlar durur mu?
 
Şüphesiz operasyonların durmasını mutlak manada istiyoruz. Başbakanımız da geçen Kanada'ya gitmeden önce çok net söyledi, “Eğer şiddet durursa biz operasyonları minimize ederiz” dedi. Başbakan yetkilidir, ifade açıktır, yoruma muhtaç degil. Eger maksat bağcıyı dövmek değil de üzüm yemek ise Basbakanın daveti ciddiye  alınmalıdır. Karakol baskınları durur ve yurt içinde sivil veya resmi hedeflere saldırı olmazsa kesin olarak güvenlik güçlerinin operasyonları da durdurulacaktır. Fakat her akıl sahibinin de kabul edeceği gibi örgüt bu eylemlere devam ettikçe devletin güvenlik görevlileri de karşı operasyonlarına devam edecektir. Acı olan bu inatlaşma devam ederse Kürt veya Türk olması hiç önemli olmayan binlerce gencimizin daha kanının döküleceğidir.

Amaç ne olursa olsun halkımızın bu siddetin devam etmemesi  için elbirliği yaparak toplumsal barış ve huzurun temini için daha aktif ve caydırıcı girişimlerde bulunmasıdır. Devlet iyi niyetini ortaya koydu. Kürt sorunu konusunda atılan adımları kimse inkar edemez. Bu gerçeklere rağmen örgütün CHP, MHP, batı kamuoyunun tepki ve muhalefeti  dururken “onlara rağmen şunu da yapmanız lazım, yapmadığınız için biz sizinle savaşırız” demelerinin mantığı yoktur. Bence bu çelişkiyi Kürt halkı mantığında ve vicdanında hissediyordur. Tekrar silaha sarılmanın haklı ve makul bir gerekçesi yoktur.
 
Açılım sürecini yönetirken Hükümet olarak yanlışlarınız oldu mu ?

İş yapmanın tabiatında hata yapmak da vardır. Dolayısıyla biz bu süreci yönetirken, mutlak manada hiçbir hata yapmayacağız deme hakkına sahip değiliz. Bu süreçte bir tek taraf yoktur, bu işin birçok tarafı vardır. Biraz adil ve mantıklı olmak lazım. Alacağınız her karar atacağınız her adım, dışarıda ABD'yi, AB'yi, Ortadoğu'daki bütün ülkeleri, İsrail'i, komşularınız İran'ı, Rusya'yı, Azerbaycan'ı tümünü ilgilendiriyor. İçeri gelince atacağınız her adım 72 milyon insanın her birini ilgilendiriyor. Onun ruh dünyasını etkiliyor, dolayısıyla tepkileri söz konusu oluyor. Beğendiği zaman tasdik etme, beğenmediği zaman da karşı koyma iradesini ortaya çıkarıyor.

Türkiye Cumhuriyet tarihinden bu yana siyasi iktidarların ne gibi şeylere dayandığını, hangi dengeler içinde bu ülkenin yönetildiğini düşünmeniz gerekiyor. Tek başınıza sizin krallar, imparatorlar gibi karar verip uygulama şansınız yok. Siz üstelik tek parti iktidarından, tek kişi diktatoryasından bu ülkeyi kurtarıp çağdaş dünyanın demokratik standartlarında yönetmeye çalışma iddiasındasınız. Böyle olunca bütün dengeleri gözetme, konsensüslerle mutabakatlar oluşturma, mümkün mertebe hem içeriden hem dışarıdan daha çok destek alarak bu projeyi hayata geçirmek mecburiyetindesiniz. Bu projenin hayata geçirilmesi de bir yıl, iki yıl zamana bağlı değildir. Başbakanımızın da ifade ettiği gibi yüz yıldan beri devam ede gelen, siyasi, kültürel birçok boyutu bulunan bir sorun. Bugüne kadar bütün iktidarlar çözüme katkıda bulunmadı, herkes bozdu. Düzeltmeye çalışanlar dahi aldıkları yanlış tedbirlerle sorunu içinden çıkılmaz hale soktular. Böyle olunca sizin önünüze çok ağırlaşmış bir hasta olarak, cenaze gibi çıkıyor bu olay.

Onun için iktidarın işinin çok zor olduğunu düşünmek lazım, alınan tedbirleri hakkaniyetle analiz edip bundan sonra da atılmamış olup da atılacak olanları gündeme taşımak ve sabırla yardımlaşmak lazım.
 
Açılım sürecinde BDP'nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
BDP'nin tutumunun hiçbir mantığını göremiyorum. BDP bağımsız bir irade ortaya koyamıyor, bağımsız bir siyasi kişilik oluşturamadı. “Ben buradayım ve sorunun bir tarafıyım, siz benimle konuşursanız benim bir şeyler söyleme, karar verme iradem var” diyemedi, esas sıkıntı oradan kaynaklanıyor. BDP'nin izlediği politika sonucunda bu sorunun çıkmaza girdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. “İrade bende değil İmralı'da ya da Kandil'dedir” dememeliydi. Onun görevi burada siyaseten legal partnerleriyle konuyu masada görüşmekti. Bu halk ona bu yetkiyi vermişti. Demokratik sistem de geçmiş acı tecrübelerden de istifadeyle doğru karar vererek onu parlamento zeminine taşımıştır. Bu önemli bir fırsattır. Zaman zaman şu bile konuşuldu, içeride dışarıda kiminle görüşüyorsan görüş, bu bizi ilgilendirmiyor, ama sorunu sizinle konuşalım dendi. Buna rağmen topu hep taca attılar. Bu illegaliteyi meşrulaştırma niyeti BDP'nin parlamentodaki grubunu da inisiyatifsiz kıldı. Bu da tarafların BDP'yi bir muhatap görme şansını ortadan kaldırdı. Bence yine de fırsat varken Türkiye gerçekliği karşısında BDP'nin muhatap alınmasını mümkün kılacak bir zemin oluşturulmalı.

Şu da unutulmamalı, Türkiye Cumhuriyeti'nde hiçbir parti ya da iktidar, Kandil'deki bir sorumluyla veya İmralı'daki Öcalan'la oturup konuşup, pazarlık edip, al-ver yapıp karar verme noktasına gelmeyecektir. Madem böyle, onların temsilcileri sayılabilecek siyasi yapıların bu konuda sorumluluklarını kuşanmaları gerekiyor.
 
“Açılım” sürecinin başında BDP ile kurulan diyalog daha sonra koptu, diyalog süreci yeniden başlayabilir mi?
 
Her zaman başlayabilir, başka da çare yok. Siz eğer bir sorunla karşı karşıyaysanız bu sorunun tarafları vardır, siz tek başınıza karar verip hayata geçiremezseniz. Dolayısıyla terör nereye kadar tırmanırsa tırmansın, günün birinde bu şiddet son bulacak ve bu işin tarafları oturup masada konuşacaklar. Önemli olan bunu geciktirmemek, daha çok can kaybına sebep olmamaktır. Benim korkum şu, AK Parti'ye yönelen bir yıpratma kampanyası var, istikrarı bozmak ve kamuoyunu şehit cenazeleriyle karşı karşıya getirip moral bozmak açısından silahlı tek güç olan örgüt devreye sokulup anlaşarak veya zımnen bir mutabakat sonucu kimisi AK Parti'nin karnına, kimisi ayağına, dizine tekmeyi vuruyor. Umarım bu hevesler de çabuk geçer.

Buradan PKK'ye bir çağrınız olacak mı?
 
Benim çağrım şu, madem ki her zaman kullanılabilir bir silahlı güç var ve barınma şansı da var, o zaman iyi niyetini açılım bağlamında attığı adımlarla gerçekten hem ulusal hem uluslar arası zeminde ispatlamış bir iktidar var Türkiye'de, ona daha fazla şans tanımak gerekirdi. Az yaptı çok yaptı, daha neler yapılabilirdi, bunlar tartışılır ama iyi niyetle aynı doğrultuda adımlar atılmıştır. Kıyamet kopmaz, bunca yıldır dağdasın bir iki yıl daha kal, sabret biraz. Hükümetin istediği buydu. Silahsız, şiddetsiz bir ortamda demokratikleşme ve bu sosyal açılımlar daha rahat hayata geçirilir. Buna fırsat verilmedi. Acaba bir panik mi var? Şimdi bu şiddete başvurmasak AK Parti tekrar istikrar zemininde kendini kamuoyuna kabul ettirir ve daha çok oyla bir daha iktidara gelir, bizi dağda unutur, bizim taleplerimizi askıya alır endişesi mi var? Bu da mümkündür.

Ama dediğim gibi AK Parti bugüne kadar attığı adımlardan dolayı geri adım atma şansı olmadığı gibi, ondan sonra geleceklerin de geri adım atma şansı yok. Bu çok önemli bir kazanımdır. Bu yüzden kamuoyunun psikolojik yapısını da göz ardı etmeden, herkesin mevcut fiili durum karşısında AK Parti'ye şans ve zaman tanıması gerekiyordu. Ben bu yüzden birinci derecede ve ilk adımda sorumluluğun PKK'da olduğunu düşünüyorum. Lokmaları küçük küçük yutmanın ben sağlık açısından da faydalı olduğu kanaatindeyim. Mademki sorunlar yavaş yavaş çözülüyor, bu daha uzun vadede daha fazla sorun çözülecek demektir. Siz çok daha radikal açılımlar isterseniz onu yapacak iradenin yeterli olamaması yahut da engellerin bir anda büyümesi söz konusu olabilir. Siz kendi lehinize iyi sonuçlar çıkarayım derken, size iyi niyetle yaklaşmış, sorunları peyderpey çözen iradeyi ortadan kaldırırsınız. Yani siz tavuktan günde 5 yumurta almaya çalışırsanız altın yumurtlayan tavuğu öldürürsünüz. Talepleriniz güzel olabilir ama başvurduğunuz araç ve aldığınız tedbirler temelde sizin çıkarlarınızı tehlikeye koyacak mahiyettedir.

Başbakanımızın demokratikleşme konusunda inanç ve cesareti olmasaydı, geçmiş hükümetlerde olduğu gibi bir anda “ülkenin güvenliği söz konusu, vatandaşlarımın, şehitlerimin kanı önemli, açılımı askıya aldım” diyebilirdi. Allah'tan karşımızda bu işte ısrarlı ve kararlı bir siyasi irade var. Ne olursa olsun açılıma devam ediyoruz, bence bu şanstır.
 
Bir de Kürt insanının kanı bu kadar bedava akıtılmamalıdır. Bire kaç bedel ödendiği ortada. Bence bir Türk genciyle bir Kürt gencinin kanı birbirinden farklı değildir, cana önem veririm, hepimiz için olmazsa olmaz şey insanımızın kanının akmamasıdır. Biz 40 bin ölü verdik, 10 bin, 20 bin daha versek ne olur anlayışını ben çok hoyratça ve çok zalimce buluyorum. Buna hakkımız yok, ölen çocuklarımız bugün hayatta olabilirdi. Bu açıdan ben madem ki BDP çatısı altında her şekilde siyaset yapma fırsatı söz konusudur, madem ki yerel seçimlerde insanımız çoğunlukta oldukları illerde belediye başkanlığı yapmaktadırlar, tüm bunlar kazanımdır, daha da geliştirilebilir. Sivil alanda siyaset fırsatı çok önemlidir. Bu halkımızın geleceği için, ülkemizin çağdaş demokratik seviyeye ulaşması için olmazsa olmazdır. Bu fırsatı kaçırmamak gerekir.
 
PKK 1999'da olduğu gibi güçlerini sınır dışına çekse ve silahsızlanma sürecini başlatsa, gelip demokratik siyasi kanalları kullanma olanakları yaratılır mı?
 
Bu sorunun cevabı Habur'da geliş sürecinde yatıyor. Habur'da kıyafetleriyle silah bırakıp gelenlerden bazılarının 2 ay sonra Ankara'da yapılan BDP kongresinde aktif görev almış olmaları çok önemlidir. Ben Diyarbakır'da KCK tutuklamaları için de bir ifade kullandığımda bana hasmane bir tavır sergilediler. Ben şunu söylemek istedim, legal siyaset yapmanın şartları varken illegaliteye kaymanın bir anlamı yok. Yarın beğenmediğin bir belediye başkanının yerine başkasını aday yaparsın ama halkın seçtiği bir belediye başkanını siyasetle alakası olmayan üç beş gencin oluşturduğu bir yapıyla yönetirsen bu olmaz. Bugün de olmaz, yarın da olmaz. Sen Kürdistan'ı da kursan, Türkistan'da da yaşasan çağdaş evrensel dünya sana böyle bir hak tanımaz.

O yüzden legal siyasetin her yolunun açık olduğu kanaatindeyim, Süreç ne kadar zor geçse de legal siyaset zemininin kullanılması gerekiyor. Bütün çabaların, kavgaların ve bedel ödemelerin sonunda gelinecek nokta burasıdır. O halde cocuklarımızın kanını heba etmeden ne kadar zor olursa olsun silahsız yollar ısrarla ve sonuna kadar denenmelidir. İnanmayanlar Hasip Kaplan'ın, Sırrı Sakık'ın parlamentodaki konuşmalarını, konuşabilmelerini ve bu demokratik zeminde verilebilinen mücadelenin hem Türk halkı hem de Kürt halkı açısından sağladığı faydayı gözönünde bulundurmalıdırlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtler hiçbir zaman bu gün oldugu kadar hak ve şikayetlerini dile getiremedikleri gibi Türk halkı da Kürt kardeşlerinin sorunlarını bu açıklıkla duyma ve doğru bilgilenme firsatı elde edememişlerdi. Unutulmamalıdır ki bu sorunun çözümü mutlak surette empati ve diyalogdan gececektir, bunun en sağlıklı yolu da parlamentonun demokratik zeminidir.
 
Siyaset kanallarının açık olduğuna dair Habur'dan gelenleri örnek verdiniz, ama onların büyük bölümü geçtiğimiz günlerde tutuklandı…
 
Habur'da yaşananların bu süreç açısından büyük talihsizlik olduğunu hatırlatmak isterim. Buna ragmen Mahmur  ve Kandil'den  silah bırakıp ülkeye giriş yapanların yürürlükteki yasalar çerçevesinde tutuklanmadan serbest bırakılması sürecin devamı açısından büyük bir başarıydı. Son günlerde bunların yargılama süreci devam ediyorken tutuklanmaları bana göre büyük talihsizlik olmuştur. Şüphesiz bu yargının işidir ve bu karar tamamen yasama ve yürütme organlarının yetki ve sorumluluğunun dışındadır. Bu hukuki duruma rağmen bu uygulamanın insanların kafasındaki istifhamlara cevap verdigini düşünemiyorum.

Yasamakta oldugumuz sistem icindeki bağımsız güç ve organların çekişmesi midir? Yoksa kisisel hata veya süreci engelleme amaçlı lokal provokatif girisimler midir? Bilmiyorum. Başka olumsuz etkenlerden de bahsedebiliriz; örnegin, KCK yapılanması ne kadar yanlışsa, bu çaplı tutuklamalar ve uzun suren tutukluluk halleri ve Başbakanımızın da eleştirdigi gibi belediye başkanlarının kelepçelenip resimlerinin servis edilmesi de o kadar yanlış ve belki de süreci zora sokma amacına matuf olmuştur.

Sonuç olarak şunu belirmek isterim, bu sürecin zor olacağını herkes biliyordu, beklenmedik zorluk ve engellerin çıkacağı hesap ediliyordu. Eger gerçekten kan dökmek istenmiyorsa ve barış ortamının sağlanması talebinde taraflar samimi ise benzer komplikasyonlara bundan sonra da hazır olmak ve her şeye ragmen bu ülkede demokrasinin tam olarak hayata geçirilebilmesi için daha çok çaba ve fedakarlığa katlanmak gerektiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Surec devam ediyorken iki taraf da hata yapabilir, eski alışkanlıkları tekrarlayabilir, bazen daha çok şey talep edip karşı beklentilere cevap veremeyebilir. Şartlar ne olusa olsun, taraflar barıştan ve uzlaşmaktan başka bir care olmadığını, birbirlerine mahkum olduklarını ve birbirlerine güvenmek zorunda olduklarını akıllarından çıkarmamalıdırlar.

PORTRE / İHSAN ARSLAN

M. İhsan Arslan, 1 Ocak 1948'de Siirt Sason'da doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Kamuda memurluk ve öğretmenlik yaptı. İhracat-ithalat ağırlıklı olmak üzere ticari faaliyetlerde bulundu. Yabancı sermayeli şirketler kurarak Diyarbakır'da boru, kablo ve mermer fabrikaları kurdu.

Zaman gazetesinin imtiyaz sahibi oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazı yazarak aktif gazetecilik yaptı. İki dönem Mazlum-Der Genel Başkanlığı görevinde bulundu. Sağlık, Eğitim ve Dayanışma Vakfı (SEDAV) Mütevelli Heyeti Başkanlığı görevini yürüttü. AK Parti'den 22. Dönem Diyarbakır Milletvekili olarak parlamentoya girdi.

İyi düzeyde Arapça ve Farsça bilen Arslan, evli ve 5 çocuk babasıdır.

Kemal Avcı AKnews
YORUMLAR
titre kendine gel
ali daglı
saldırılar yeni basladı , operasyonlar hiç durmadı ki. operasyonlar saldırının karşılığı değil , gözdağıdır, sindirme esir alma, teslim alma. korku salma, inkar ve imha amaçlıdır. sayın vekil bunları görün ve gereğini yapın, onurlu olun. 75 tane kürt kökenli vekil akpde var denildi, siz de onlardan birisiniz. Ankarada neden sesiniz çıkmıyor, ağzınıza bant mı vurdular. Kürt olmasanız da bu bölgedeki çığlığı duymanız gerekmez mi...
07 Temmuz 2010 Çarşamba 15:38
Anket
Yeni Anayasa Paketi İle İlgili Yapılacak Bir Referandumda Tercihiniz Ne Olur? Evet mi? Hayır mı?
Mail List